Bir Varoluş Mücadelesi: Yaya Çizgisi

Şehirler büyüyor, binalar yükseliyor; sokaklarda dolanan insanlar, bir karınca kolonisi gibi takip edercesine yürüyordu. Estetikten yoksun çarpık sokaklardaki kaldırım taşları arasından sıyrılmaya çalışan bir iki yabani ot, hayvanlar alemi dışında başka canlı motifi yaratıyordu fakat yetersizdi. Evet, şehir sanki bir simülasyonun henüz yüklenmesi tamamlanmamış haritası gibi duruyordu öylece karşımda.

Bu şehre 26 yaşımın son aylarında taşınmıştım. Daha öncesi hakkında tek bir bilgim dahi yoktu. O nedenle 5 yılda değişen tek şeyin, boş kalan piksellere yerleştirilen yeni binalar olduğunu net şekilde söyleebilirim. Çocukluğum başka simülasyonlarda geçmiş ve tamamladığım her görev sonrası topladığım puanlarla buraya gelmiştim; yeni görevler için farklı yetenekler ediniyor, yeni itemler topluyordum. Hayatta kalma savaşı dışında, ruhani olarak da zihinde kalmam gerekiyordu. Adeta bir varoluş savaşı veriyordum. Son zamanlarda anladığım bir şeydi bu: Gitgide görünmez oluyorsunuz.

Şehrin bir belleği vardı. Birçok insan bu bellek içinde yer edinmek için mücadele etmişti fakat “Görev Başarısız!” yazısı ile karşılaşmıştı. Bu simülasyonun en zorlu kısmının bu olduğunu söylesem, çok da abartmış olmam. Önce sokaklar görmezden geliyor sizi, sonra binalar. Evinizin içinde kayboluyorsunuz. Odanız dahi sizi unutuyor. Böylece şehrin belleğinden silinip gidiyorsunuz.

Bir yolunu bulmuştum; şehrin belleğine girememiş olsam bile silinmiyordum. “Yaya Çizgileri.” Var olduğumu şehre hatırlatan bu çizgiler, en azından bir süre daha var olmamı sağlıyordu. Üzerine her geldiğimde şehrin diğer sakinleri tarafından fark ediliyor, hatta bazen göz göze gelerek selamlaşıyorduk.

Ve bir gün, simülasyonun kurucusu, yıllardır kullanmış olduğum bu açıklığın farkına varacak ki, o kaçınılmaz büyük güncellemesini yayınladı.

Sıradan bir sabah vaktiydi. Görünürlüğümü korumak, koca şehirde bir gün daha “var olabilmek” için her zaman yaptığım gibi şehrin kalabalık caddesindeki yaya geçidine doğru ilerledim. Ancak caddenin sonuna geldiğimde, adımlarım havada asılı kaldı. Gece boyu çalışan belediye işçileri yolu baştan aşağı yenilemişti. Taze dökülmüş asfalt, pürüzsüz ve acımasız bir siyahlıkla parlıyordu.

Beyaz çizgiler yoktu.

Beni bu şehirde var eden, belleğe tutunduğum o sıralı beyaz çizgiler, kusursuz bir siyahlığın altına gömülmüştü. Titreyen bir adımla o karanlık ve boş asfalta bastım. Yanımdan hızla geçen arabanın şoförüyle göz göze gelmeyi umdum; yoktum. Şoförün bakışları doğrudan içimden geçip ufuk çizgisine kilitlenmişti. O an anladım; soğuk bir rüzgar tenimi değil, doğrudan kodlarımı delip geçiyordu.

Ellerime baktım; parmak uçlarımdan başlayarak titreşiyor, yavaş yavaş piksellerime ayrılıyordum. Sokak beni çoktan unutmuştu. Binalar üstüme yıkılmıyor, aksine saydamlaşıp benden geriye doğru çekiliyordu. Gökyüzüne baktım. Şehrin belleğinden, kendi evimden ve zihnimden tamamen silinmeden hemen önce, bulutların arasında beliren o devasa, beyaz sistem mesajıyla baş başa kaldım:

“Hata 404: Öğe Bulunamadı.”